Siyasetçinin sermayeyle kavga ederek yol yürümesi zordur. Bunu Türkiye siyaseti defalarca gösterdi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, cumhurbaşkanı adayı olduğu dönemde iş dünyasına mesafeli, hatta zaman zaman sert mesajlar veren bir dil kurmuştu…
Siyasetçinin sermayeyle kavga ederek yol yürümesi zordur.
Bunu Türkiye siyaseti defalarca gösterdi.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, cumhurbaşkanı adayı olduğu dönemde iş dünyasına mesafeli, hatta zaman zaman sert mesajlar veren bir dil kurmuştu.
Hatırlayın…
“Benimle görüşmek için araya adam sokmayın” diyerek sermayeye ayar veren bir siyaset tarzı tercih etmişti.
Sonuç ne oldu?
Sermayeyi, üretimi, yatırımı, iş dünyasını karşısına alan o dil topluma güven vermedi ve seçim kaybedildi.
Şimdi benzer bir tabloyu İzmir’de görüyoruz.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, İzmir’de is dünyasını hedef alan açıklamalar yaptı.
Üstelik öyle sıradan bir eleştiri de değil…
Doğrudan hedef gösteren, gerilim üreten, iş dünyasını ötekileştiren bir üslup.
Son tartışmanın hedefinde ise İZKA İnşaat’ın sahibi Azat Yeşil var.
Üstelik kullanılan ifadeler hafife alınacak gibi değil.
“Şeytanlık…”
“Adrese teslim ihale…”
Bir büyükşehir belediye başkanı, kendi şehrine yatırım yapan, istihdam sağlayan bir iş insanı hakkında bu kadar ağır konuşuyorsa, dönüp bir kez daha düşünmek zorundadır.
Çünkü bu mesele sadece iki isim arasındaki tartışma değildir.
Bu mesele, İzmir’in nasıl yönetildiği meselesidir.
İZKA İnşaat yönetim Kurulu Başkanı Azat Yeşil’in NEO TV ekranlarında yaptığı açıklamalara bakıyorum.
Ortada öyle anlatıldığı gibi bir “şeytanlık” tablosu yok.
Tam tersine; diyaloga açık, makul, sonuç odaklı ve şehir menfaatini önceleyen bir yaklaşım var.
Üstelik söyledikleri de boş söz değil.
Adam çıkıp diyor ki: “Suat Taşer Tiyatrosu dökülüyordu, rica üzerine yeniledik. Türkiye’de ilk kez bir belediyeye kadın sığınma evi kazandırdık. Yarım kalan hizmet binalarını tamamladık. Muhtarlar daha iyi hizmet versin diye 8-9 muhtarlık binası yaptık.”
Şimdi soruyorum: Bu şehrin tiyatrosunu yenileyen, kadın sığınma evi bağışlayan, kamuya destek veren, vergi üreten bir yatırımcıya “şeytan” demek hangi aklın, hangi siyasetin ürünüdür?
Ortada tartışılan bir arazi meselesi var.
Azat Yeşil bu konuda da gayet net konuşuyor: “Benim şirketimin ön alım hakkı var ama feragat ediyorum. Buyursun belediye gitsin TOKİ’ye parayı yatırsın, ön alım hakkını kullansın ve burayı alsın.”
Daha ne desin?
Madem bu arazi kamu için bu kadar hayati…
Madem bu kadar stratejik…
Madem bu kadar vazgeçilmez…
O zaman top belediyededir.
Gider yazısını yazar.
Parasını yatırır.
Araziyi alır.
İzmir halkının hizmetine sunar.
Mesele bu kadar açık…
Ama işin asıl can alıcı noktası başka.
Azat Yeşil, belediyenin içine düştüğü büyük çelişkiyi tek cümlede ortaya koyuyor: “Belediye daha bir hafta önce Mavişehir’de kendi sosyal donatı alanını sattı. 6 ay önce Bayraklı’da resmi tesis alanı satıldı. Narlıdere’de, Buca’da yerler satılıyor.”
Şimdi kusura bakılmasın ama burada ciddi bir tutarsızlık var.
Sen kendi elindeki sosyal donatı alanlarını satacaksın…
Sonra başkası bir yer aldığında “bu alan neden satılıyor” diye kıyameti koparacaksın…
Bunun adı tutarlılık olmaz, bunun adı siyasi konfor alanı olur.
TOKİ meselesi de aynı şekilde.
Türkiye deprem bölgesinde devasa bir sınav verdi.
TOKİ, çok kısa sürede milyonların barınma ihtiyacına cevap üreten bir kapasite ortaya koydu.
Bu kurumu sırf siyasi önyargıyla değersizleştirmek, İzmir’e vizyon kazandırmaz.
Aksine İzmir’e zaman kaybettirir.
Kentsel dönüşüm ise zaten bu şehrin en acil meselesi. Deprem gerçeği her gün burnumuzun dibinde dururken, kimsenin polemik üretme lüksü yok.
Azat Yeşil burada da çağrı yapıyor: “Bu konuda uzmanız. Bizi kullanın. Bedavaya brifing verelim. Yeter ki sahada hareket olsun.”
Şimdi buna ne denir?
Ben söyleyeyim.
Buna “iş yapalım” çağrısı denir. Masa başında sonuçsuz toplantılarla vakit kaybeden değil, sahada iş üretmek isteyen bir yaklaşım denir.
Üstelik mesele burada bitmiyor.
Yeşil’in anlattıkları, İzmir’in sadece bir arazi tartışmasıyla değil, topyekün bir vizyonsuzlukla boğuştuğunu gösteriyor.
Bakın ne diyor: “Aldığımız yer konut arazisi değil, belediye hizmet alanı. 45 bin liraya aldık. Hemen karşımızdaki okul alanı mahkemeden 35 bin liraya satıldı.”
Yani ortada yaratılmak istenen “ucuza kapatıldı” algısına karşı rakamla cevap veriyor.
Bir başka çarpıcı nokta daha var.
İzmir Ekonomik Koordinasyon Kurulu’ndan neden ayrıldığını anlatıyor: “35 yıllık tecrübemi aktarmak, kentsel dönüşüm komitesi kurmak için girdim. 1,5 sene geçti, adım atılmadı.”
İzmir’in asıl kaybı işte burada başlıyor.
Bu şehir, birikimi olan insanları dinlemiyor.
Dinlese de harekete geçmiyor.
Geçmeyince de küstürüyor.
Peki, böyle şehir yönetilir mi?
Bir başka başlık: Spor kulüpleri…
Yeşil, Ahmet Piriştina dönemini hatırlatıyor.
O dönemde kulüplere verilen desteği anlatıyor.
Bugün gelinen noktayı ise tek cümleyle özetliyor: “Büyükşehir Belediyesi’nin hiç desteği yok. Sıfır destek.”
Karşıyaka basketbolu sponsor kaybediyor.
Şehrin köklü kulüpleri zor durumda.
Ama ortada sahip çıkan güçlü bir irade görünmüyor.
Kentsel dönüşümde özel sektör ile kamu arasındaki hız farkı ise daha da çarpıcı. “Bayraklı’da 20 dairelik yer 5 yıldır yapılamıyor. Biz bitişiğinde 300 konutu yapıp bitiriyoruz” diyor.
Bu cümle bile tek başına çok şey anlatıyor.
Bir tarafta hantallık…
Bir tarafta üretim.
Bir tarafta bekleyen dosyalar…
Bir tarafta sahaya inmeye hazır irade.
Ve belki de en acı cümle şu: “356 İzmirli iş insanının ortak olduğu şirketle Antalya’da iş yapıyoruz. Çünkü İzmir’de iş yapamıyoruz.”
İşte alarm zili tam burada çalıyor.
Kendi yatırımcısını başka şehirlere kaçıran bir yönetim anlayışıyla İzmir büyümez.
Güçlenmez.
Ayağa kalkmaz.
Finalde koparılan “gökdelen” tartışmasına gelince…
Azat Yeşil açıkça söylüyor: “Biz daire yapmayacağız, gökdelen dikmeyeceğiz. İzmirli iş insanlarıyla buraya huzurevi yapacağız.”
Bu şehirde yaşlı bakım evine ihtiyaç var mı?
Var.
Kamunun da özel sektörün de elini taşın altına koyması gerekiyor mu?
Kesinlikle gerekiyor. O halde böyle bir projeyi daha doğmadan boğmaya çalışmanın adı nedir?
Ben söyleyeyim: Şehircilik değil, refleks siyasetidir.
Sonuç olarak…
İzmir’in kavgaya ihtiyacı yok, polemiğe ihtiyacı yok, “kim kime ne dedi” başlıklı ucuz gerilimlere hiç ihtiyacı yok.
İzmir’in kentsel dönüşüme ihtiyacı var.
İzmir’in yatırıma ihtiyacı var.
İzmir’in huzurevlerine, spor tesislerine, sosyal projelere ihtiyacı var.
İzmir’in iş dünyasıyla kavga eden değil, iş dünyasının gücünü şehrin yararına kanalize eden bir yönetime ihtiyacı var.
Sayın Cemil Tugay…
Bu şehir artık polemik kaldırmıyor.
Bu şehir laf değil, iş istiyor.
Bu şehir kavga değil, sonuç istiyor.
İstihdam üreteni karşınıza almak yerine, uzatılan eli tutun.
Çünkü günün sonunda İzmir’e gereken şey slogan değil.
Çivi.
Eser.
İcraat.