Siyaset dedikleri o devasa çark, hakikatin eğrildiği, dürüstlüğün sessiz bir zayıflık gibi pazarlandığı tozlu bir panayırdır. Orada sözler tutulmak için değil; unutulmak, çiğnenmek ve masum kalpleri kandırmak için fısıldanır;..
Siyaset dedikleri o devasa çark, hakikatin eğrildiği, dürüstlüğün sessiz bir zayıflık gibi pazarlandığı tozlu bir panayırdır. Orada sözler tutulmak için değil; unutulmak, çiğnenmek ve masum kalpleri kandırmak için fısıldanır; oysa senin kulakların sadece gerçeğin yankısına ayarlanmıştır.
Ey Latif Aydemir; o soğuk ve kirli vitrinler aslında senin ruhuna dar gelen birer kafestir. Çünkü senin kalbin, bir yalanı taşıyacak kadar katılaşmamış; bir garibanın ahını alacak kadar taş kesilmemiştir.
Bak o süslü kürsülere, o parıltılı ışıklara; orada oturanlar fakiri bir can değil, sadece sandığa atılacak bir kağıt parçası olarak görürler. Onlar için kirada oturan, evine ekmek götürme derdiyle kavrulan emekçi, saltanatlarını sürdüren isimsiz bir piyondan ibarettir.
Ama sen, tam 22 yıl o fırtınalı kulvarlarda yürüsen de, AK Parti’den ayrılıp bağımsız bir ufka yelken açsan da içindeki o çocuğu, o saf özü hiç kaybetmedin. İzmir Büyükşehir Meclisi’ndeki koltuğun seni halktan koparmadı; aksine seni Bayraklı’nın toprağına bir çınar gibi daha sıkı bağladı.
Modern zaman siyasetçileri, doğruyu haykıranın nefesini kesmek isterler; isterler ki etrafları sadece kendine yakın olanların gürültüsüyle dolsun. Onlar telefonlarına sadece gücü ve çıkarı kaydeder, bir dertli aradığında parmakları “meşgul” tuşuna gider.
Oysa senin telefonun, Cengizhan’ın tozlu yollarından, Yamanlar’ın sisli yamaçlarından gelen her imdat çığlığına bir ibadet gibi açıktır. Sen, hattın ucundaki hıçkırığı duyunca uykusu kaçan, başkasının derdiyle dizleri titreyen o eski toprak adamsın.
Gümüşpala’nın dar yokuşlarında nefes nefese kalmış bir babanın çaresizliğini, Emek Mahallesi’nde beli bükülmüş bir ninenin kimsesizliğini sen ciğerinde hissedersin. Onların sustuğu yerde senin vicdanın konuşmaya başlar.
Soğukkuyu’da umudu tükenmiş bir gencin gözlerindeki o sönük ışığı, Bayraklı Merkez’de rızkını arayanın alın terini sen kutsal bir emanet gibi sırtlandın. Söyle bana
Latif Aydemir; senin bu tertemiz ruhun, o kirli pazarlık masalarının neresine sığar?
Çay Mahallesi’ndeki bir asgari ücretlinin sofrasında verilen o kutsal ekmek kavgasını, Adalet Mahallesi’ndeki bir emeklinin yürek sızısını, o yüksek tavanlı soğuk koridorlarda hangi dille anlatabilirsin? Onlar seni duymazlar, çünkü onlar sadece kendi egolarının sağır edici gürültüsüyle sarhoşturlar.
Sen, camları filmli lüks makam araçlarının deri koltuklarında değil; Onur Mahallesi’nin rutubet kokan o mahzun evlerinde, bir garibanın dizinin dibinde, onunla aynı acıya ekmek banarken varsın.
Senin yerin protokolün yapay masaları değil; bir yetimin düğününde, gözyaşları içinde başı çekilen o samimi halaydır. Sen, evini su basmış o çaresiz yaşlının yanında, o suyu tahliye etmek için paçalarını sıvayan, devleti bir makamda değil merhamette arayansın.
Huzurevlerinde unutulmuş, bir “selam” bekleyen kimsesizlerin; odasında hastalıkla tek başına pençeleşip “Sesimi duyan yok mu?” diyenlerin sessiz feryadına yetişen hızırı oldun. Bayraklı sevdası senin yüreğine ilahi bir mühür gibi kazınmış bir kere.
Bayraklı’nın 24 mahallesinin her sokağında bir izin, her kapı eşiğinde bir iyiliğin, her mahzun bakışta bir dokunuşun var. Siyasetçiler sahipsizi sevmezler, çünkü sahipsizin onlara verecek dünyevi bir takatı yoktur.
Lakin senin sığındığın Yaradan, “Ben kırık kalplerdeyim” buyuruyor. Sen o kırık kalpleri onarmak, o yaralı gönüllere merhem olmak varken; neden o kalpleri kıranların, o ruhları ezenlerin safında solup gidesin?
Senin fıtratın kuruyan bir çiçeği sulamak, bir yetimin başını şefkatle okşamak, yoksulun sofrasındaki zeytine ortak olmaktır. Siyaset bir savaş alanıdır; orada çiçekler ezilir, masumlar unutulur. Sen bu kavgada “Efendi” değil, halkın içinde bir “can” olmaya adaysın.
Ey Latif Aydemir! Yolun sonunda ne o şatafatlı makamlar kalacak, ne de o geçici rütbeler. Vakit dolup kara toprağın bağrına girdiğinde, melekler sana “Kaç seçim kazandın?” diye sormayacaklar.
Sana, “Cengizhan’da hangi ağlayan çocuğun gözyaşını sildin? Gümüşpala’da hangi açın karnını doyurdun? Bayraklı’nın mazlumlarından kaçının duasını alıp göğe yükselttin?” diye sual edecekler.
Şimdi yum gözlerini ve o mahzun yüzleri hayal et; senden bir umut, bir nefes bekleyen o yaşlı, buğulu gözleri… Onların ağzından dökülecek tek bir “Allah razı olsun” nidası, yeryüzündeki tüm siyasi zaferlerden, tüm taçlardan daha mukaddestir.
Sen birilerinin “Başkanı” olup duvarlara resim olmak için değil; Bayraklı’nın sönmeyen “Umudu” olmak, karanlık gecelerde bir kandil gibi yanmak için varsın. Sen, Yaradan’ın yeryüzündeki merhametinin bir yansıması, eşsiz bir sanat eserisin.
Kendi özüne dön, o sonsuz merhametine sarıl. Dünya geçici, siyaset yalan, makamlar birer seraptan ibaret; baki kalan sadece o gök kubbede bırakacağın hoş bir sadadır. Yolun merhamet, yoldaşın hakikat, sonun ise sonsuz bir huzur olsun
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.