SMA Tartışması ve Türkiye’nin Kaybettiği Biyoteknoloji Gücü Resül Kara yazdı Türkiye’de bazı çocuklar yaşamak için bağış kampanyalarına ihtiyaç duyuyor. Aileler sosyal medyada yardım çağrısı yapıyor, milyonlarca insan küçük bağışlarla bir..
SMA Tartışması ve Türkiye’nin Kaybettiği Biyoteknoloji Gücü
Resül Kara yazdı
Türkiye’de bazı çocuklar yaşamak için bağış kampanyalarına ihtiyaç duyuyor. Aileler
sosyal medyada yardım çağrısı yapıyor, milyonlarca insan küçük bağışlarla bir çocuğun
hayatını kurtarmaya çalışıyor. Bu dayanışma kuşkusuz çok değerli. Ama aynı zamanda
acı bir gerçeği de gösteriyor: Modern bir ülkede bir çocuğun tedavisi neden toplumun
bağışlarına bağlı olsun?
Son yıllarda Spinal Musküler Atrofi (SMA) hastalığı tam da bu soruyu gündeme taşıdı.
Televizyon programlarında, sosyal medyada ve meydanlarda gördüğümüz bağış
kampanyaları yalnızca bir hastalığın dramını değil, aynı zamanda Türkiye’nin sağlık
politikalarının ve biyoteknoloji kapasitesinin sınırlarını da gözler önüne seriyor.
Spinal Musküler Atrofi (SMA), kasların hareketini sağlayan motor sinir hücrelerinin zarar
görmesiyle ortaya çıkan genetik bir hastalıktır. Hastalığın temel nedeni SMN1 genindeki
mutasyondur. Bu gen görevini yapamadığında motor nöronlar zamanla kaybolur, kaslar
güçsüzleşir ve hastalık ilerledikçe hareket kabiliyeti ciddi biçimde azalır. Ağır tiplerde
solunum kasları da etkilenir ve özellikle bebeklik döneminde hayati risk ortaya çıkar.
SMA aslında toplumda sanıldığından daha yaygındır. Araştırmalar yaklaşık her 40–60
kişiden birinin hastalık taşıyıcısı olduğunu göstermektedir. Taşıyıcı bireyler herhangi bir
belirti göstermediği için çoğu zaman bu durumun farkında değildir. Bu nedenle hastalık
çoğu aile için beklenmedik bir anda ortaya çıkan ağır bir gerçekle yüzleşmek anlamına
gelir.
Bugün SMA için geliştirilen tedaviler modern biyoteknolojinin en ileri örnekleri arasında
sayılıyor. Omuriliğe enjeksiyonla uygulanan Spinraza, ağızdan alınabilen Risdiplam ve
tek dozluk gen tedavisi olan Zolgensma hastalığın seyrini değiştirebilen önemli
gelişmeler olarak görülüyor. Özellikle gen tedavisi, hastalığın temel nedenini hedef
alması bakımından tıp tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır.
Ancak bu tedavilerin maliyeti son derece yüksektir. Gen tedavisinin fiyatı yaklaşık iki
milyon dolar seviyesine ulaşabilmektedir. Bu nedenle dünyanın birçok ülkesinde
devletler ilaç şirketleriyle uzun ve zorlu fiyat pazarlıkları yürütmektedir.
Türkiye’de ise tartışma çoğu zaman başka bir noktaya savruluyor. Tedaviye erişemeyen
aileler bağış kampanyaları düzenliyor, toplum bu kampanyalara destek oluyor ve mesele
bir süre sonra bireysel dramların toplamına dönüşüyor. Oysa bu tablo, bir sağlık
politikasının başarısından çok, sistemin eksikliklerini görünür hale getiriyor.
Asıl sorun yalnızca pahalı ilaçlar değildir. Asıl sorun, Türkiye’nin bu tür yüksek teknoloji
tedavileri geliştiren ülkeler arasında yer almamasıdır.
Bu durum daha da dikkat çekicidir çünkü Türkiye bir zamanlar biyolojik ürün üretiminde
güçlü bir altyapıya sahipti. 20. yüzyılın önemli sağlık kurumlarından biri olan Refik
Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü, aşı ve biyolojik ilaç üretiminde bölgesinde saygın bir
konuma sahipti. Türkiye uzun yıllar boyunca bazı aşıları ve biyolojik ürünleri kendi
imkânlarıyla üretebilen bir ülkeydi.
Ancak 1980’li yıllardan sonra sağlık politikalarında farklı bir yönelim benimsendi. Kamu
üretim tesislerine yapılan yatırımlar azaldı, yerli biyoteknoloji kapasitesi giderek zayıfladı
ve ilaç pazarında yabancı şirketlerin ağırlığı arttı. Bu süreç sonunda Türkiye biyoteknoloji
alanında büyük ölçüde dışa bağımlı hale geldi.
Bugün yaşanan SMA tartışmaları aslında bu uzun politikanın sonuçlarını gösteriyor.
2000’li yıllarda araştırma altyapısında bazı ilerlemeler sağlandı. Üniversitelerde kurulan
moleküler biyoloji laboratuvarları ve araştırma merkezleri bilimsel kapasitenin
gelişmesine katkı sundu. Türkiye’de birçok üniversitede güçlü genetik ve biyoteknoloji
araştırmaları yürütülüyor.
Ancak bilimsel potansiyelin varlığı ile teknoloji üretmek aynı şey değildir. Gen tedavisi
geliştirmek yalnızca laboratuvar bilgisiyle değil, uzun vadeli sanayi politikalarıyla
mümkündür. Bu tür ilaçların geliştirilmesi çoğu zaman 10–15 yıl sürer ve milyarlarca
dolarlık yatırım gerektirir.
Sorun tam da burada ortaya çıkıyor. Türkiye’de bilimsel potansiyel vardır, yetişmiş insan
gücü vardır, klinik araştırma yapabilecek hastaneler vardır. Buna rağmen biyoteknoloji
üretiminde kalıcı ve güçlü bir ulusal strateji oluşturulamamıştır.
SMA tartışması aslında bize şu gerçeği hatırlatıyor: Sağlık alanında dışa bağımlı olan
ülkeler, en kritik anlarda kendi çocuklarının tedavisi için başka ülkelerin teknolojisine
muhtaç kalır.
Bugün bağış kampanyalarıyla tedavi arayan ailelerin dramı yalnızca bireysel bir trajedi
değildir. Bu tablo aynı zamanda yıllardır ihmal edilen bilim ve üretim politikalarının
sonucudur.
Bir ülke çocuklarının hayatını kurtaran ilaçları üretemiyorsa, yalnızca sağlık alanında
değil, bilim ve teknoloji alanında da geride kalmış demektir. Türkiye uzun yıllardır bu
gerçekle yüzleşmekten kaçınıyor.
SMA tartışması aslında çok açık bir soruyu karşımıza koyuyor; Türkiye geleceğin
biyoteknolojisini üreten ülkelerden biri mi olacak, yoksa her yeni hastalıkta başka
ülkelerin geliştirdiği ilaçları bekleyen bir ülke olarak mı kalacak?
Bu sorunun cevabı yalnızca sağlık politikalarını değil, Türkiye’nin bilimsel bağımsızlığını
da belirleyecek.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.