Siyasetçi – Araştırmacı – Yazar
Resül KARA
Bazen insan oturup düşünüyor:
Nereye yetişelim?
Neye karşı çıkalım?
Neyi anlatalım?
Neyi lanetleyelim?
Önümüzde o kadar çok sorun, çevremizde o kadar çok yanlış var ki…
Her birini tek tek anlatmaya kalksak, her haksızlığı, her yolsuzluğu, her ihaneti, her ahlaksızlığı ayrı ayrı dile getirsek toplumun kaçta kaçı bizi dinler?
Kaç kişi söylediklerimize hak verir?
Hatta kimi zaman bizi suçlayanların sayısı, bizimle aynı düşüncede olanlardan daha fazla olur.
Çünkü bugün en büyük sorunumuz yalnızca yaşadığımız sorunlar değildir.
Asıl sorun, toplumun sorunları algılama biçimidir.
ŞEHİT EVLADININ HAKKI NEREDE?
Kerpiç evlerde büyümüş vatan evlatlarını şehit edenlerin bir gün deniz manzaralı villalarda yaşadığını; bu düzenin bedelini ise yine şehit veren ailelerin ödediği vergilerin oluşturduğunu söylesek…
Devletin elindeki olanaklarla bazı kişilerin ayrıcalıklı bir yaşam sürmesine karşı çıksak…
“Bu nasıl adalet?” diye sorsak…
Böyle bir düzeni sorguladığımız için bizi suçlayanların sayısı, bizi haklı bulanlardan daha fazla olabilir.
Çünkü gerçeklerin kendisi değil, gerçekler hakkında oluşturulan algı önemseniyor.
EKONOMİYİ KONUŞSAK SUÇLU OLURUZ
Esnafın kepenk indirdiğini…
Çiftçinin ürettiğinin karşılığını alamadığını…
İnsanların geçinemediğini söylesek ve yönetenleri eleştirsek ne olur?
Oysa devlet başka, hükümet başkadır.
Devleti sevmek, yönetenlerin her yaptığını doğru kabul etmek değildir.
Tam tersine, devletin geleceğini düşünen yurttaş gerektiğinde yönetenleri eleştirmek zorundadır.
Çünkü yanlış karşısında susmak, yanlışı büyütür.
EMEKLİYİ KONUŞSAK PARTİZAN OLURUZ
Emeklinin yaşam savaşını anlatsak…
Emeklinin hakkını savunsak…
Emekliler için çözüm önerileri ortaya koysak…
Ne yazık ki burada da başka bir duvarla karşılaşırız.
Sorunu kendi yaşamından bağımsız olarak yalnızca hangi siyasal yapının söylediğine bakarak değerlendiren insanlar çıkar karşımıza.
“Bunu hangi parti söylüyor?”
İşte burada siyaset, düşüncenin önüne geçer.
EĞİTİMİ KONUŞSAK SIRA DEĞİL DERLER
Öğretmenin sorunlarını anlatsak…
Çocuklarımızın eğitimindeki eksikleri ortaya koysak…
Bilimden uzaklaşmanın geleceğimizi nasıl etkilediğini söylesek…
Bize yakın olduğunu düşündüğümüz insanlar bile:
Oysa eğitim ertelenebilecek bir konu değildir.
Bugün yetiştiremediğimiz çocuğun hesabını yarın hiçbir yasa, hiçbir siyasetçi, hiçbir makam kapatamaz.
Bir budunun geleceği, okul sıralarında kurulur.
KÖYLÜNÜN DOĞASINI SAVUNSAK KÖYLÜ KARŞIMIZA DİKİLİR
Ormanların kesilmesine…
Zeytinliklerin yok edilmesine…
Suyun, toprağın ve doğanın yağmalanmasına karşı çıksak…
Bazen ilk karşı çıkanın yine köylü olduğunu görürüz.
Çünkü çıkar, kısa vadeli kazanç ve yanlış yönlendirme; insanın kendi geleceğini görmesini bile engelleyebilir.
Oysa kesilen yalnızca bir ağaç değildir.
Kirletilen yalnızca bir dere değildir.
Yok edilen yalnızca bir zeytinlik değildir.
Yok edilen, çocuklarımızın geleceğidir.
CANLILARI SAVUNSAK DÜŞMAN İLAN EDİLİRİZ
Masum hayvanların öldürülmesine karşı çıksak…
Sokakta yaşayan canların yaşam hakkını savunsak…
Bize yönelen tepkinin büyüklüğünü görünce insan şaşırıyor.
Bir canlıya merhamet göstermeyi zayıflık sayan bir anlayışla karşılaşıyoruz.
Oysa bir toplumun uygarlık düzeyi, yalnızca yaptığı gökdelenlerle değil; kendisinden güçsüz olana nasıl davrandığıyla ölçülür.
VATANIN BÜTÜNLÜĞÜNÜ SAVUNSAK BÖLÜCÜ DENİLİRİZ
Ülkenin siyasal ve toplumsal bütünlüğünü tehdit edebilecek düşünceleri sorgulasak…
Federalizm gibi yönetim biçimlerinin Türkiye açısından doğurabileceği sonuçları tartışsak…
İklim anlaşmaları ve benzeri uluslararası düzenlemelerin ülkemize etkilerini sorgulasak…
Birileri bizi hemen başka bir yere koyar.
Sorgulamak yerine etiketlemek daha kolaydır.
Oysa bir ülkenin geleceği hakkında düşünmek suç değildir.
Tam tersine, yurttaşlık sorumluluğudur.
Bir düşünceyi eleştirmek için önce onu anlamak gerekir.
Anlamadan savunmak da anlamadan karşı çıkmak da aynı ölçüde tehlikelidir.
GERÇEĞİ SÖYLESEK BAŞIMIZ BELAYA GİRER
Bir hırsızlığa hırsızlık…
Bir çocuk tacizine çocuk tacizi…
Bir ahlaksızlığa ahlaksızlık…
demek istediğimizde karşımıza başka bir duvar çıkar.
Sözcüklerimizden korkmamız istenir.
Gerçeği söylerken ölçülü, hukuka uygun ve kanıta dayalı olmak elbette zorunluluktur.
Ancak toplumun en büyük hastalıklarından biri de yanlışları dile getirenlerin susturulmasıdır.
Bugün öyle bir noktaya geldik ki bazen kötülüğü yapan değil, kötülüğü dile getiren sorgulanıyor.
Hırsızlığı yapan değil, hırsızlığı söyleyen tartışılıyor.
Yolsuzluğu yapan değil, yolsuzluğu araştıran hedef gösteriliyor.
Çocuğa zarar veren değil, çocuğu korumaya çalışan suçlanabiliyor.
SORUN SADECE SİYASETÇİLER DEĞİL
Bütün bunların sorumluluğunu yalnızca siyasetçilere yüklemek de doğru değildir.
Siyasetçi, toplumdan bağımsız bir varlık değildir.
Siyasetçi, toplumun içinden çıkar.
Toplum neyi ödüllendirirse siyasetçi onu çoğaltır.
Toplum neyi sorgulamazsa siyasetçi onu daha rahat yapar.
Toplum bilgi yerine söylentiye…
Bakarsa ortaya çıkan siyaset de bundan farklı olmaz.
Bugün yaşadığımız büyük sorunlardan biri bilgi yoksunluğudur.
Fakat yalnızca bilgi yoksunluğu değil…
Daha büyük sorun, bilginin yerini algının almış olmasıdır.
İnsanlar artık çoğu zaman “Doğru mu?” diye sormuyor.
“Benim tarafımda mı?” diye soruyor.
Bu anlayış sürdükçe siyaset de düzelmez.
BİZİM ASIL SAVAŞMAMIZ GEREKEN YER
O halde ne yapacağız?
Her gün yeni bir skandalın peşinden koşup bir başka lanetleme metni mi yazacağız?
Bir yanlış bitmeden başka bir yanlışın peşine mi düşeceğiz?
Bizim asıl mücadelemiz, bilgisizlik ve bilinçsizlikle olmalıdır.
İnsanlara düşünmeyi yeniden öğretmeliyiz.
Doğruyu kim söylüyorsa ondan yana olmayı…
Çünkü bir budunun geleceğini yalnızca iyi siyasetçiler kurtaramaz.
Bilinçli yurttaşlar olmadan iyi siyasetçi de yetişmez.
ARTIK LANETLEMEK DEĞİL, ANLATMAK ZORUNDAYIZ
Belki de artık en büyük yanlışımız şudur:
Her şeye tepki gösteriyoruz.
Her gün yeni bir kötülüğü lanetliyoruz.
Ama yeterince anlatmıyoruz.
İnsanların neden karşı çıkması gerektiğini…
Neden sorgulaması gerektiğini…
Neden oy verirken yalnızca parti adına değil, yapılan işe bakması gerektiğini…
Neden çocuğunun geleceğini kendi günlük çıkarından üstün tutması gerektiğini…
Oysa siyaset yalnızca bağırmak değildir.
Siyaset, toplumu düşünmeye çağırma sanatıdır.
SÖZÜN ÖZÜ;
Bugün gerçekten çok zor bir dönemin içindeyiz.
Nereye yetişeceğimizi, hangi yanlışı önce anlatacağımızı, hangi haksızlığa önce karşı çıkacağımızı şaşırıyoruz.
Bir ülke, bütün sorunlarını aynı anda çözemeyebilir.
Fakat doğruyu yanlıştan ayırmayı öğrenirse yeniden ayağa kalkabilir.
Bizim görevimiz de budur.
Ve her şeyden önemlisi, insanların yeniden düşünmesini sağlayacağız.
Çünkü bugün ülkemizin en büyük gereksinimi yalnızca yeni siyasetçiler değildir.
Teslim olmadığı bir bilinç.
Ve belki de bütün bu karmaşanın ortasında kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
NEREYE YETİŞELİM, NEYE LANET EDELİM ŞAŞIRDIK.
Ama yolumuzu şaşırmamalıyız.
Çünkü yolumuzu kaybedersek yalnızca bugünü değil, yarını da kaybederiz.
Siyasetçi – Araştırmacı – Yazar
Resül KARA